Bekir Coşkun…

Ortaokul yıllarında tanıştığım, lise yıllarında alıştığım, üniversite yıllarımda dosyalayarak paylaştığım Gazetem Cumhuriyet, yazı ve yorumlarıma bazen “Görüş” bazen “Olaylar ve Görüşler”, bazen “Arada Bir” bazen de “Kitap” ekinde yer verir. Yazılarımın Cumhuriyet gibi bir gazetede yayınlanmasının mutluluğuyla belli aralıklarla yazar, hemen yollar, çıktığı günde elimde gazetem ortalarda tırım tırım salınır, gelen mesaj ve telefonlarla övünür dururum…

Şimdi 16 Ağustos 2011 Salı gününe, yazı hayatımın en ilginç, en onurlu, en çok iz bırakan anısına dönme zamanıdır… 

Yaşamın sert, acımasız yanlarını dile getirdiğim, vefanın tedavülden kalktığını, umudun mavisinin de artık Kafdağı’nın arkasında olduğunu anlattığım yazımı, “Hayat Yemyeşilken Umut Mavi Olur mu?” başlığıyla yazı işlerine yolladım.

Her zaman olduğu gibi erkenden kalkıp gazetenin ikinci sayfasında yazımın çıkıp çıkmadığına bakarken donup kaldım! “Yazarımız yıllık iznini kullandığından yazılarına bir süre ara vermiştir” ibaresinin altında, Bekir Coşkun’un köşesi olan “Onuncu Köy” sütununda benim yazım çıkmıştı. “Bu bir rastlantı mıydı? Gazetemin bana unutulmaz bir jesti miydi? Yazı işlerinin zarif bir armağanı mıydı? Hepsi miydi? Bilemedim. Bildiğim o ki; yazımın o sütunda çıkması üzerine dayanamayıp, tedirgin bir ses tonuyla Bekir Coşkun’u aradım. Kendimce durumu izaha, dilimin döndüğünce duyduğum gururu ve mahcubiyeti anlatmaya çalıştım. Karşıma kırk yıllık bir dost sesi ve içtenliğiyle; “Yazınızı okudum, içimden geçenleri yazmışsınız, sizi kutluyorum” sözleriyle ayağımı yerden kesen yazın ustası çıkmaz mı? Gerisini hatırlamıyorum, bu zarafet ve tevazu karşısında donup kalmıştım…

Aradan bunca yıl geçti. Belleğime ve arşivime kazınan bu hatıramın bana yaşattığı onuru, o gün akşama kadar gelen telefonlardan duyduğum gururu, arkadaşlarımın; “Vay arkadaş! Bu ne? Bekir Coşkun’un köşesine kurulmuşsun!” şeklindeki imalı sözlerini unutamadım. O gün bugün bu yazı çerçeveli olarak kütüphanemin raflarını süsler. Yazılarımı biriktirdiğim dosyamda da başı çeker…

Şimdi kimi uğurladığımızı dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım…

Bir Afrika atasözü; “Bir bilge öldüğünde bir kütüphane yanmış demektir” der. Tanıyan, tanışan, okuyan, bilen, herkesin yüreğine dokunan bu veda için söyleyecek sözüm çok, ancak nereden başlayacağımı, yazıya neleri sığdıracağımı bilemiyorum.

Şiir tadındaki yazılarıyla, sözcüklere kattığı ruhla, siyasi yazılarındaki edebi tatla, ince mizah ve özgün muziplikle mesleğin yüz akı bir kalem ve kelam ustasının, Afrika atasözünü haklı çıkarırcasına “Onuncu Köy” başlığı altındaki yazılarıyla önümüze açtığı yollara mı girsem?

Zarafetin ve zekânın buluştuğu yüreğiyle; terk edilen köpeklerin, sokağa atılan kedilerin, yanan börtü böceğin, yakılan dağın, ormanın, ovanın, çamların, çınarların yalnızlığını dile getirirken; Bazen çaresizlik kokan, bazen çığlıklar attıran, bazen gözyaşlarına boğan ama hep sahip çıkan, arka çıkan naifliğine mi değinsem?

“Başın Öne Eğilmesin” adıyla çıkan, “büyük suçlar küçük kitaplara sığmıyor” diyerek Cumhuriyet Kadınlarına ithaf ettiği, kısa, özlü, ancak derya deniz kitabını okurken “yaş gözden nasıl ayrılırmış!” sözünü ete kemiğe büründüren ruh halimi mi hatırlasam?

Akıcı ve yaratıcı kaleminde yakaladığı başarıyı hayatın pek çok alanına yayarken; kemandan kanuna, sazdan curaya çaldığı enstrümanlardan hobi olarak yaşamına soktuğu marangozhanesine kadar, insanın yüreğini için alan konuşmalarından dostluklarına kadar, yerel dille anlattığı fıkralardan okuduğu türkülere kadar her konunun hakkını veren ustalığını mı alkışlasam?

Kurtuluş reçetemiz olan Atatürk’e, tüm sorunlarımızın ilacı ve dermanı sayılan Cumhuriyet ilkelerine firesiz ve ödünsüz bağlılığıyla, cesaretli, dik, eğilmeyen bükülmeyen onurlu kalemiyle, her biri bir okul sayılan ve hep 12’den vuran kısa, etkili yazılarıyla dağa taşa sahip çıkan dağ gibi bir yüreğin erken duruşuna mı hayıflansam?

Kadınlarla ilgili bir yazısında; “Kadınlar giderken arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler” sözünü anımsayarak; şimdi boşluk hissetme sırası serçelere, kargalara, kumrulara, sincaplara, tavşanlara, dallara, yapraklara, yuvasız kuşlara, sahipsiz köpeklere, ezilen insanlara mı geldi desem?

O bilekli, yürekli, coşkun yazarın gidişiyle sözün bittiğini, yazının donduğunu, kalemin sustuğunu düşünerek; yaşamı zenginleştiren, hayatı çekilebilir kılan ustaların vedalarıyla her gün biraz daha eksilip yalnızlaştığımıza mı üzülsem?

Hayallerimize, hasretlerimize, özlemlerimize, sevgilerimize, dünümüze, geleceğimize özgü dilek ve tahminlerimizin altını hepimiz adına çizerken; samimi ve sahici üslubuyla, sayfalara sığmayan konuları tek bir sözcüğe sığdırma becerisini mi kıskansam?

Yoksa olayların üstüne gittikçe, olup biteni gördükçe, yaşananları ve yaşanacakları sezdikçe çok etkilenen Bekir Coşkun’un yorgun yüreğinden, sönen ciğerinden, haberi alınca içimi kaplayan koca bir ah’tan biraz da ülkeyi mi sorumlu tutsam? Bilemedim.

Bildiğim o ki; Belleğime, anılarıma, arşivime, yazarlık alt yapıma harcadığı emek, akıttığı ter, açtığı aydınlık yol için ona teşekkür ediyorum. Öğreteceği çok şey, öğreneceğimiz çok şey varken; ses titreten, kesilip saklanan daha pek çok yazı yazacakken erken vedası için ona sitem ediyorum!

Yıllardır bizleri sığındığı köylerden aydınlatan “Dokuzuncu ve Onuncu Köylerin” eşsiz ve coşkulu kalemi ağladı, ağlattı, güldü, yaşadı ve gitti. Sonuncu köye göçerken coşkumuzu da yanına aldı. Ülkesi için çarpan, koşan, didinen ve yorgun düşen Bekir Coşkun geride esin kaynağı olmak, öncülük etmek, rol model olmak, örnek alınmak gibi dev bir miras bıraktı.  Aydınlığı ve ışığı hiç sönmeyecek eminim…

Not: “Atatürk’e Hasret Mürekkepli Mektuplar” adıyla Tarihçi Kitabevinden çıkan yeni kitabımda “ömründen ömür çalarken, ömre ömür katan kalem mücadelesi” için ona teşekkür etmiş ve adına imzalamıştım…