ELEKTRİK KESİNTİSİ VE NÜKLEER ENERJİ

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilkti… 31 Mart 2015 günü, koca ülkenin neredeyse tamamı karanlığa büründü. Fabrikalarda üretim durdu; hastaneler, sadece acil hastaları kabul etti; ameliyatlar, tahliller ertelendi; metrolar, tramvaylar, trenler, yollarda kaldı; telefon ve internet bağlantılarında sorunlar yaşandı.

Siber saldırı olabilir denildi… Gözler, Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin uzun zamandır gerginlik yaşadığı İran’a çevrildi. Nevruz Bayramı nedeniyle Antalya’da bulunan on binlerce İran vatandaşı ile Türk vatandaşları, birbirlerine sorar gözlerle baktılar; savaşta mıyız?

Teknik arıza var denildi; bu denli büyük sonuçları olabilecek bir teknik arızanın ne olduğunu kimse anlayamasa bile… Başbakan, açıklama yaparak, bu iddiayı yalanladı: “Çok teknik bir arıza yok.” Az teknik arıza var mıydı, yine kimse anlayamadı.

‘Paralel yapı’nın işi, uluslar arası komplo gibi iddialar havada uçuştu.

Nükleer santraller konusunda olumlu kamuoyu yaratmak için hükümetin bir oyunu diyenler de oldu.

Sonra, yetkililer, kocaman bir suskunluğa büründüler. Kimse, milyonlarca insana, neden karanlığa gömüldüklerini açıklama zahmetine bile girmedi. Gerçek, er geç ortaya çıkacaktır. O zamana kadar, yaşanan sorun, spekülasyonlara konu olmaya devam edecek.

 

* * * * *

 

Bütün bu teorilerin ortaya uçuştuğu dönemde, gerçekliği tartışılamayacak tek konu; elektrik kesintisinin yaşandığı günün gecesinde, Meclis’ten, Japonlara, Sinop’ta nükleer santral kurulması konusunda izin veren uluslar arası anlaşmanın geçmiş olması. Daha ülkede elektrik krizi bitmemişken, saat 15.00 sularında, AKP milletvekilleri Meclis’te buluştu ve memleketi için uykusuz kalmayı erdem sayan milletvekilleri, sabah 5.30’a kadar çalışıp yasayı Meclis’ten geçirdiler. Böylece, Mersin Akkuyu’dan sonra, Sinop’a da nükleer santral kurulması kesinleşmiş oldu.

 

* * * * *

 

Girin bakın yandaş İnternet sitelerine; size, nükleer enerjinin ne kadar ucuz ve ne kadar temiz bir enerji olduğunu anlatan sayısız haber ve uzman görüşü bulursunuz. Gerçek bu mudur peki? Hadi biraz konuya yakından bakalım.

Öncelikle, nükleer santrallerden elektrik üretimi, sanıldığı gibi ucuz değildir. Hem yatırım maliyeti yüksektir; hem de işletme maliyeti. Belki hepsinden önemlisi, ortaya çıkan atıkların yok edilme maliyetidir. Bütün bunlar hesaplandığında; Sinop nükleer santralinden elde edilecek elektriğin, hiç de ucuza gelmediği ortaya çıkar. Bu nükleer santralden elde edilecek enerjinin, ülke ihtiyacının sadece yüzde 6’sını karşılayacağı da düşünülürse; bunun yerine yüzde 18’e varan kayıp enerji üzerinde çalışmanın daha ucuz, kolay ve tehlikesiz olduğu ortaya çıkar.

Gelelim tehlike konusuna… Nükleer santraller, çalıştıkları dönemde, havaya gerçekten de pek zararlı olmayan miktarda radyasyon ve biraz da su buharı yayarlar. Ancak buradaki asıl sorun, santrallerde kullanılan yakıt ya da daha teknik adıyla plütonyum ve uranyumdur. Bu iki element, hayal gücünü aşacak ölçüde radyoaktiftir. Nükleer santrallerde kullanılan yakıt çubuklarının yaklaşık 6 yıllık ömrü vardır. Sonrasında iki maddeye dönüşebilirler; nükleer silah ya da tehlikeli atık. Birincisini konu dışında bıraktığımızı düşündürecek çok sayıda neden var; geriye elimizde kalan, sadece ölümcül atık.

Atık deyince, aklınıza, belediyenin o yeşil araçlarının toplayıp götürebileceği türden bir şey gelmemeli; nükleer atıklar, doğada 250 milyon boyunca var olacak ve var olduğu sürece de öldürecek atıklardır. Bu nedenle; hükümetin “gömeriz, atarız, çözeriz” dediği gibi kolay yolu yok bu atıklardan kurtulmanın. Teknoloji devi ülkeler bile, bu soruna bir çözüm bulabilmiş değil.

 

* * * * *

 

Bir de, nükleer santrallerde yaşanabilecek kaza sorunu var. “Ne yani, tüp patlar diye yemek pişirmeyelim mi” şeklindeki yetkili açıklamalarının aksine; bu kazalar, sadece bulunduğu çevreyi değil, tüm gezegeni etkileyebilecek nitelikte. Ve sanıldığı kadar da seyrek yaşanmıyor. Son 30 yılda, iki büyük nükleer santral kazasının yaşandığına hepimiz şahit olduk. 1986’da Çernobil’deki santralde yaşanan patlamanın etkisiyle, bizim ülkemizde kanser patlaması yaşandı. 2011’de Fukuşima’da yaşanan patlamanın etkisi ise, okyanus ötesine bile taşındı; sorunun gerçek boyutları, zaman içerisinde ortaya çıkacak.

Her iki kazayla ilgili çok sayıda yazı okudum, haber ve belgesel izledim. Teknolojide dünya devi olan Japonya’nın bile, bir nükleer santral kazayı engelleyememesi, Türkiye’de yaşanabilecekler konusunda ipucu veriyor. Evet, çok sayıda önlem alabilirsiniz; dünyanın en güvenli santralini bile inşa edebilirsiniz. Ancak, gelecek, sandığımız kadar öngörülebilir değil. Bundan daha önemlisi; öngörülse bile kontrol edilebilir olacak mı?

 

 

Bir cevap yazın