Hedef Gençliğimiz mi? Geleceğimiz mi?

Haftada üç gün yazdığım için konularımı, ne yazacağımı önceden planlıyor, konu başlıklarımı belirleyerek yazıyorum. Bu hafta sırasıyla moral değerler üzerine bir yazı, moral veren “Stajyer” filmi üzerine bir değerlendirme ve eğitimde geldiğimiz noktayı içeren bir eleştiri yazacaktım.

Derken Ankara’nın ortasında patlayan bomba ne moral bıraktı, ne de plan. Bu koşullarda ölüm kol gezerken ne yazılır, nasıl yazılır, niye yazılır ki? Yazıklar olsun deyip susacağım ama yazıklar bu kadarla bitmiyor ki! İlk kez söze nasıl ve nereden gireceğim konusunda kararsızım. Anlaması da, anlatması da, yazması da, çok zor bir olayla karşı karşıyayız.

Dış politikada destan yazmanın, bizden izinsiz kuş uçmamasının, iç politikada efsane olmanın bedeli buysa yazıklar olsun. Perşembe’nin gelişini Çarşamba’dan görüp anlamayanlara yuh olsun.

“Bu saldırı ülkemizin birlik ve beraberliğine yöneliktir”, “Güvenlik zafiyeti söz konusu değildir”, “Terör bu topraklarda amacına ulaşamayacaktır”, “Menfur saldırıyı şiddetle kınıyorum”, “Geniş çaplı operasyon başlamış, güvenlik zirvesi toplanmıştır”, “3 değil, 33 terör örgütüyle mücadeleye gücümüz yeter” gibi alışılmış, sıradan, içi boş, klişe açıklamaları bilmem kaçıncı kez yineleyenlere milyon kere yazıklar olsun.

Tren garları genelde kavuşmalara, ayrılıklara, gidenlere, gelenlere, hüzünlere, mutluluklara tanıklık eder. Bu kez tarihimizin en kanlı saldırısına tanıklık etti tarihi Ankara Garı. Halaya duran kızlı erkekli kalabalık dudaklarında Ruhi Su’nun;

“Bu Pazar kanlı Pazar/ Dert yazar, derman yazar/ Kalkın ayağa kalkın/ Gidiyor bu çocuklar” dizeleriyle tam da türküye başlamıştı ki, Pazar hariç sözlerin tümünü en acı şekilde yaşadılar!

10 Ekim tarihimize kanlı Cumartesi olarak kazınırken, onlar derman olmak için toplandıkları alanda sevdiklerine ve bir ulusa ömür boyu unutamayacakları bir acı ve onulmaz bir dert bırakarak çekip gittiler. Bir sırt çantasına yükledikleri barış ve özgürlük hayalleriyle Ankara’nın yolunu tutanlar, hayatlarını da hayallerini de Ankara Garı’nda bıraktılar. Barış, emek, demokrasi için yola çıktılar, gökyüzüne kansız bakmak istediler, türküler söyleyip halaylar çekmeye hazırlanırken atılan bir bombayla Mehmet Akif Ersoy’un dizelerini anımsattılar;

“Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,

Boşanır Ankara’nın ortasına sağnak sağnak.”

Şimdi yazıklar olsun demek yeter mi?

276 ile başlayıp, 400’le sürüp, 550’ye kadar çıkılan sayısal isteklerin, aylardır toplanamayan meclisin, adı var kendi yok geçici hükümetin, istikrar diye diye yaratılan havanın ülkeyi getirdiği yerde yazıklar olsun demek neyi değiştirir?

“İster kabul edin, ister etmeyin. Türkiye’nin yönetim şekli fiilen değişmiştir.” “Cuma namazını Şam’da kılacağız” sözlerinin yarattığı kaosla, 1 Kasım seçimlerine enerjisi kalmayan bir ülkede kan gölüne dönen bir memlekette korku ve dehşet ikliminde gidiyoruz. Üstelik Şam’da Cuma namazı yerine, Ankara’da toplu cenaze namazı kılarak…

Hatırlarsanız bir zamanlar sıklıkla sorulan bir soru vardı; “Türkiye İran olur mu? Türkiye Malezya olur mu?” Sayelerinde Türkiye Afganistan ve Suriye olmaya başladı. (Hazır 2 milyonu aşkın Suriyeli gelmişken ve hazır mülteci sayısında dünya rekoru kırmışken!)

Hatay- Reyhanlı 52, Suruç 34, Ankara 95 (şimdilik). 7 Haziran’dan bugüne 694 can gitmiş. Ortadoğu’ya nizam verenlere sormak gerekir, ülkeyi Ortadoğu’ya çevirdiniz, delik deşik ettiniz. Değdi mi?

Sözün özü: Görüp izlediklerim yaşadıkça gözümün önünden gitmeyecek. Üzgünüm demek ise yetmeyecek. Katlanılması zor bir acı, zapt edilmesi olanaksız bir öfke içindeyim. Yaslıyım, gerginim, üzgünüm. Ailelere sabır dilemekten başka elimden bir şey gelmemesi ne acı…

Bir cevap yazın